Welcome to the Jungle!
Gözünü açıp gördüğü ilk şey tavanının beyazlığıydı. Yatağında soluna doğru dönüp saate baktı 9.17...
Unknown Author
Konuk Yazar

Gözünü açıp gördüğü ilk şey tavanının beyazlığıydı. Yatağında soluna doğru dönüp saate baktı 9.17. Güneş doğmuştu ancak içerisi her gün alıştığı aydınlıkta değildi. Hiç çıkmak istemedi, bir süre yatağında vakit geçirdi. Fazlasıyla reels kaydırdıktan sonra nihayet kalkabilecek zihinsel kuvveti kendisinde buldu. Önce yatağın kenarına oturdu, ayaklarını yere indirdi. Gözünü indirmeden, hafızasının ve alışkanlığının yardımıyla terliklerini buldu. Banyoya yöneldi; soğuk su yüzüne çarpınca bir anlığına kendine geldi. Ardından salona geçip koltuğa bıraktı kendini. Gözleri, duvardaki boşluğa; pencereye; yıllar önce astığı, artık hafifçe solmuş tabloya takıldı.

Açlığını ancak o zaman fark etti. Tam o sırada yağmurun sesi de belirginleşti; damlalar hızlanıyordu.
“Birazdan sağanak bastıracak… Hemen bir şeyler alıp dönmeliyim,” diye düşündü.
Montunu giyip dışarı çıktı.
Market yalnızca üç yüz metre ötedeydi ama birkaç adım yürüdükten sonra karşısına çıkan manzara onu duraksattı: Sonsuza uzanıyormuş gibi görünen bir trafik kuyruğu. Korna sesleri, sabırsızlık, yağmurun ıslak kokusu… Birkaç saniye içinde sinir, kaygı ve tevekkül duyguları ruhunda birbirine çarpıp dağıldı.

Ve o sihirli, kaçınılmaz soru zihninde yeniden filizlendi: “Bu şehirde, her yağmur yağdığında neden trafik oluyor?”
Evet, günümüz şehirlerinin düzinelerce problemi olduğu hepimizin malumu… Deprem tehlikesi, bitmek bilmeyen yol yenileme ve altyapı çalışmaları, adeta şantiyeye dönen şehirler, devamlı genişleyen şehirler, yeni altyapılar, yeni yol yenilemeler, yeni deprem tehlikeleri, artan trafik, yetersiz kalan toplu taşıma hatları, şehrin genişlemesinin aksine daralan sosyal faaliyetler yahut birbirini tekrarlayan kafeler, kültürel aktiviteler, yoğun trafik nedeniyle azalan dinlenme zamanlarımız, nüfus artışıyla giderek yoğunlaşan şehir merkezleri, hatta neredeyse her şehrin birkaç merkezinin olması, hiç durulmayan sokak hayatı yüzünden adeta evimizin salonuna bile konulmak istenen ışıklı tabelalar, 2 nesildir kentte yaşamasına rağmen henüz kent hayatına adapte olamamış son ses müzik dinleyenler, trafik magandaları, kornalar, uğultular… Hangisinden başlasam bilemiyorum.
Welcome to the jungle!

İnsan sosyal bir varlıktır, bu sosyalliğin şehir ile ilişkisi gibi klişe bir yerden konuyu ele almak için çok az vaktimiz var. Çünkü artık büyükşehirlerimiz neredeyse yaşanamaz konuma gelmiş vaziyettedir. Aşık olduğumuz, huzur bulduğumuz İstanbul gidip yerine “Eyvah İstanbul’da duruşma var, o trafik çekilmez!” düşüncelerine gark olduğumuz İstanbul geleli yıllar oldu. En uç örnek, en büyük şehrimiz olsa da bundan nasibini alan yalnızca o değil. Farkında mısınız? Trafiksiz hiç gününüz geçiyor mu? Yalnızca araba olarak da düşünmeyin, toplu taşıma, sıra bekleme, insan trafiği hepsini içine katın. Bu yoğunluk yüzünden/sayesinde hepimiz o kadar yoğunuz ki; 1960’ların en yoğun insanının ABD Başkanı olduğunu varsayalım. 1960’ların ABD Başkanı gelip bizim bir günlük rutinimizi yapmaya kalksa işlerin en az yarısına elini dahi süremezdi. 8 buçuktaki işe yetişmek için 7’de evden çıkıyoruz. Fazla çalışıp ve trafikle yüzleşip 7’de ancak evimizde olabiliyoruz. Fiziksel olarak belki çok yorgun değiliz ancak üzerimizden atamadığımız o zihinsel yorgunluk eve girer girmez bizi bir kanepeye fırlatıyor. Saatlerimizi toparlanabilmek adına telefonda geçiriyor daha da yoruluyoruz. Bu döngüden yakın zamanda çıkmanın yolları da gözükmüyor.
Burada bir parantez açmak istiyorum: Ben bir hukukçuyum şehir plancısı yahut belediye başkanı değil. Bu nedenle yazımda herhangi bir çözüm önerisine değinmeyecek yalnızca sizin de çok iyi bildiğiniz sorunlara temas edeceğim. Şehirlerdeki onlarca sorunlardan yalnızca birkaçına dair çözüm önerilerimin bir kısmını görmek isteyenler Söz Sakarya Gazetesi’nde yazdığım Şehir Estetiği… ve Kentin Ruhunu Korumak yazılarıma göz atabilir. Parantez kapandı.
Trafik meselesi bir yana, zannımca psikolojimizi en fazla yıpratan meselelerden biri de şantiyeye dönen şehirlerimiz. Neredeyse her sokakta yeni yapılan binalar, iş merkezleri, altyapı ve yol çalışmaları… Bitmek bilmeyen bir kazı, ertesi gün yeniden açılan bir asfalt, bir türlü tamamlanmayan bir kaldırım…
Her şey sürekli bir “daha iyi olacak” vaadiyle başlıyor ama biz, her gün aynı çukurun etrafından dolanırken, iyileşen tam olarak neyi gördük? Bu belirsizlik, bu yarım kalmışlık hali, şehir sakinlerinin omuzlarına görünmez bir ağırlık bırakıyor. Şehrin ruhunu kenara çekip, yerine yalnızca gürültüyü ve telaşı koyuyor. Üstelik bu kadar yoğunluğun arasında, şehirle bağ kurmak da giderek zorlaşıyor. Eskiden sokak dediğimiz yer, insanların birbirini tanıdığı, selam verdiği, bir kahve içiminin bile muhabbet yerine geçtiği bir alanken; bugün sokak, sadece “geçilen” bir yer.
Bir yerde yaşamakla bir yerden geçmek arasındaki fark, işte tam burada beliriyor. Biz geçiyoruz. Koşuyoruz. Yetişmeye çalışıyoruz. Ama yaşayamıyoruz.
Tüm bu hengâmenin içinde insan, kendine şu soruyu sormadan edemiyor: “Burası gerçekten yaşanacak bir şehir mi, yoksa sadece mecburen var olduğumuz bir alan mı?”
Belki de bu nedenle modern insanın en büyük hayali, bir gün bir sahil kasabasına yerleşmek değil; bir şehirde nefes alabilmek, bir şehirde insanca yaşayabilmek oldu. Huzuru kaçmanın değil, bulunduğu yerde bulmanın hayalini kurar olduk. Şehirler elbette değişecek, büyüyecek, dönüşecek. Buna itirazımız yok. İtirazımız, bu dönüşümün bizi erozyona uğratmasına; sabrımızı, zamanımızı, hatta ruh sağlığımızı tüketmesine. Bir şehrin estetiği yalnızca binaların cepheleriyle, kaldırımların düzeniyle ilgili değildir. Bir şehrin gerçek estetiği, orada yaşayan insanların hayatına gösterdiği saygıyla ölçülür.
Ve günün sonunda, o ilk soruya geri dönüyoruz: “Her yağmur yağdığında neden trafik oluyor?” Belki de cevap çoktan gözümüzün önünde: Çünkü şehirlerimiz artık nefes almıyor. Ve nefes almayan bir şehir, içindeki kimseye nefes aldırmıyor.
İşte bu yüzden, sabah 09.17’de gözünü açtığında gördüğün tek şey beyaz bir tavansa, bil ki mesele yalnızca uyanmak değil; nasıl bir şehre uyandığın.
Welcome to the jungle — fakat bu kez, içinden çıkmanın yollarını düşünme vakti.


