Menü
Giriş YapBültene Abone Ol

Toplumsal Değişim ve Modernleşme Üzerine

Birey hayatında olduğu gibi toplum ve kültürler de zamanla sürekli bir akışkanlık, değişim ve dönüşüm içerisinde olan dinamik bir sürecin parçasıdır.

U

Unknown Author

Konuk Yazar

5 dk okuma
Toplumsal Değişim ve Modernleşme Üzerine

“Halkımıza ve hayatımıza ne kadar yaklaşırsak o kadar mesut olacağız. Biz bu türkülerin milletiyiz.”
(Huzur romanından)

Birey hayatında olduğu gibi toplum ve kültürler de zamanla sürekli bir akışkanlık, değişim ve dönüşüm içerisinde olan dinamik bir sürecin parçasıdır. Yaşanılan her zaman diliminin getirdiği sosyal, siyasal ve tarihî koşullar toplumları biçimlendirir ve dönüştürür. Bir önceki yüzyılın değer yargıları ile bulunduğumuz yüzyılın değerleri muhakkak farklılık gösterecektir.

Toplumsal değişim olarak ele aldığımız kavram, esasında toplumsal yapıda zaman içerisinde görülen küçük veya büyük ölçekli, süreklilik arz eden değişimlerdir. Yeni düşünceler, icatlar, keşifler ve devrimler, bütün toplumların zamanla çağın gereksinimleri ve koşullarının değişmesine ayak uydurma zorunluluğunu doğurmuştur. Dünya tarihinde bunun en açık örneği, hiç şüphesiz, 18. yüzyıl ile başlayan Aydınlanma düşüncesi sonrası yaşanan ve hâlâ etkileri hissedilen modernizm ve Batılılaşma süreçleridir.

Modernizm, bireyi ve toplumu yeniden tanımlayan, rasyonaliteyi ilke edinen, insan merkezli yeni bir tasavvur oluştururken hızla küresel bir düşünce hâlini almıştır. Ardından başlayan hızlı sanayileşme ve kentleşme ile birlikte tüm medeniyetleri etkileyecek bir süreç ortaya çıkmıştır. Bireyi ve toplumu yeniden tanımlayan ve farklı bir bilinç kazandıran modernleşme süreci, Osmanlı’da özellikle 19. yüzyılın başlarında II. Mahmud döneminde yapılan askerî, sosyal ve idarî reformlarla hissedilmeye başlanmış; Tanzimat Dönemi ile birlikte ise sosyal, siyasal ve kurumsal pek çok reform, teknik ve idarî alanlarda uygulamaya konulmuş ve Osmanlı toplumu Batılı değerler ve Avrupalı yaşam tarzıyla yüzleşmiştir.

Batılı değerlerin ithali ile teknik, askerî, idarî ve toplumsal bütün alanlarda 19. yüzyıldan sonra sadece bizim değil, bütün dünya kültürlerinin yaşadığı bir imtihan olmuştur. Batı hâkim kültür değerlerinin özümsenmeden ve sorgulanmadan toplumlara reçete olarak sunulması, kültürel ve ahlakî bir boşluk yaratmış ve oluşanan bu boşluk zamanla derinleşerek bireysel ben toplumsal alana uzanan bir kimlik bunalımını ve çatışmaları da beraberinde getirmiştir.

Peki, bir toplum için değişimin sınırları nedir? Bir toplum, kendi kimliğini ve karakteristiğini belirleyen kültürel değer yargılarını ve ahlakî ilkelerini bu değişime eklemlerse ne olur? Modern ile geleneksel hep birbirine karşı mıdır? Modernizmin kapsamı ve sınırları mevcut mudur?

Bu sorular, Tanzimat aydınlarından itibaren dönemin aydınları tarafından cevaplanmaya çalışılmış; Batılılaşma ve modernleşmeye dair bir perspektif oluşturma çabasına girişilmiştir. Cemil Meriç’in ifadesiyle “Türk aydını, Tanzimat’tan beri sığınacak ada arayan garip bir sürgün” olmuştur. Bir yol haritası oluşturmak için tanımadığı dünyaları tanıma ve keşfetme merakına girişmiştir. Hayretin yerini hayranlığa, hayranlığın yerini teslimiyete bıraktığı bu dünyada Türk aydını sürekli bir arayış içerisinde kendini bulmuştur.

Ancak bu arayış içerisinde zaman bize göstermiştir ki Batılılaşma, çağdaşlaşma, ilericilik, muhafazakârlık gibi kavramların içinin net bir biçimde doldurulmadığı görülmektedir. Aynı zamanda Batılılaşma deneyiminin siyasal ve idarî etkileri irdelense de toplumsal yapıya bıraktığı etkiler yeterince derinlikli ele alınmamıştır. Yakın zamanlarda ise kültür ve toplumsal değişim çalışmalarında Ziya Gökalp, Mümtaz Turhan, Şerif Mardin, Erol Güngör, Niyazi Berkes gibi isimler önemli eserler vermiştir.

Yorumlar

Yorum Yap

Yükleniyor...

İLGİLİ YAZILAR