Paris, Banliyöleri ve Müslümanları Üzerine
Dünyanın turizminin kalbinin attığı yer; çok farklı ırkların, medeniyetlerin bir arada yaşadığı yerin adıdır Paris.
Ahmet Talha Çamcı
Yazar

Dünyanın turizminin kalbinin attığı yer; çok farklı ırkların, medeniyetlerin bir arada yaşadığı yerin adıdır Paris. Bu yazıda kimisi için romantizmin başkenti, kimisi için kaosun orta yeri olan, kimisi için de daha iyi yaşam standartlarına kavuşma rüyası için geldiği bu şehrin farklı bir özelliğini, Paris’in barındırdığı İslami sosyolojik yapıyı konuşacağız.

Paris, Avrupa’nın en büyük göçmen nüfuslarından birine ev sahipliği yapmasıyla öne çıkan bir şehirdir. Bunun başlıca sebebi Fransa’nın başta Mağrib ülkeleri (Cezayir, Fas, Tunus) olmak üzere Afrika ülkelerine uyguladığı sömürge politikalarının sonucu ülkeye yoğun bir göçün yaşanmasıdır. Fransa’daki göçmen topluluğun başını ülkeye sömürge sonucu göç eden Cezayir, Tunus ve Fas halkları çekmektedir. Bunu da 20. Yüzyıl itibariyle Fransa’nın iş gücü açığını kapatmak için bu ülkelerden aldığı göç tetiklemiştir. Paris’in ekonomik ve kültürel olarak bir çekim noktasına dönüşmesi, Afrika ülkelerinde yaşayan insanlar için hayata tutunmak adına bir fırsat haline dönüşmüştür.
Özellikle Paris’in turistik merkezi kısmı hariç şehri çevreleyen “banliyö” olarak adlandırılan kısımlarda bu göçmen halklar yaşamaktadır. Bu banliyöler özellikle İkinci Dünya savaşı sonrası doğan iş gücü açığı ile, 1950’li yıllardan itibaren hızlı büyüme göstermiştir. İlk başta Mağrib ülkelerinden gelen işçilerin yerleşmesiyle başlayan hikâye, günümüzde bir kültür haline gelmiştir. İş gücü olarak gelen bu göçmenler, daha ucuz yollu olması ve merkeze de yakın olması amacıyla Paris çevresindeki banliyölere yerleştirilmiştir. Devletin başta “sosyal konut” olarak nitelendirdiği bu banliyöler zamanla: ekonomik olarak zayıf toplulukları tek bir bölgede toplaması, etnik ve sosyoekonomik ayrışmayı artırması, devlet hizmetlerinin yetersizliği gibi nedenlerle bu bölgelerin “dezavantajlı alan” haline gelmesine yol açtı.

Paris merkezinin giderek artan yaşam maliyetleri, düşük gelirli göçmenlerin giderek bu banliyölerde yoğunlaşmasına yol açmış, hem fiziki hem de kültürel bir ayrışmayı elbette beraberinde getirmiştir. Fransa’da yaşayan yoğun Müslüman nüfus bu banliyölerdeki doğal yaşamın da bir gerçeği olmuştur. Banliyölerde yıllar içinde artan Müslüman nüfus doğrultusunda daha büyük camiiler, İslami kültür merkezleri ve dernekler gibi sosyal alanlar kurulmaya başlamıştır.
Bir mekânda, yaşadığınız bir şehirde veya mahallede eğer inandığınız inanç veya yaşayış biçiminiz azınlıkta ise bu inançlarınıza ve ata kültürünüze olan bağınız daha da güçlendiği bir gerçektir. Nitekim bir göçmen için Paris’teki azınlık olma duygusu beraberinde kültürüne olan aidiyet ve topluluğuna olan sadakat daha kenetlenmiş bir biçimiyle karşımıza çıkmaktadır. Özellikle Batı Avrupa’da göçmenlere karşı artan kültürel dışlanma, öz kimliğe karşı daha güçlü bir sarılışı ve direnişi beraberinde getirmiştir. Fransız ve uluslararası medya Paris banliyölerini genelde suç, şiddet, radikallik gibi unsurlar ile ön plana çıkarmaktadır. Bu da genel olarak Fransızların göçmenlere karşı olan önyargılarının arttığı gibi lanse edilmektedir.
Banliyönün geneline yayılmış olan eğitimsizlik ve okulların yeterli düzeyde eğitimi tahsis edememesi günümüzde Paris’teki göçmenlerin en büyük sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir topluluğun şekillenmesindeki en önemli araçlardan biri olan eğitimin yetersiz olması istenmeyen sonuçları beraberinde getirmektedir. Bu doğrultuda Paris banliyölerinin suç ve güvensizlikle anılması nispeten yetersiz eğitimle alakalıdır.
Eğitimden uzak büyüyen genç nesil topluma karışmak konusunda zorlanmakta, göçmenler arasında dış dünyaya karşı cepheleşme artmaktadır. Bunun bir sonucu olarak kabul edilecek şekilde banliyölerde görev yapan Fransız polisi ile banliyö gençleri arasında yıllardır süren bir gerginlik hüküm sürmekte, bu da bu gençlerin birbirine olan bağların daha sıkılaşmasına neden olmaktadır.
Tam da bu noktada “banliyö gençleri” demişken, bir döneme damgasını vurmuş olan La Haine filmini önermeden geçemeyeceğim. Banliyö yaşamını, bu gençlerin amansız cesaretini, birbiriyle “dış dünyaya” karşı nasıl müthiş bir şekilde kenetlendiğini olağan şeffaflığıyla bu filmde izliyoruz. Banliyö yaşamını ve dinamiklerini, bu dışlanmış toplumun sosyolojik yapısını daha yakından tanımak isteyenler bu filmden başlayabilir.

Paris Müslümanları; Merkez kısmı ve banliyölerini hesaba kattığımızda yaklaşık 2 milyon Müslüman nüfusu barındıran bu şehri elbette İslamiyet’ten bağımsız değerlendirmemiz mümkün değildir. Ağırlık olarak Mağrib ülkelerinin (Fas, Cezayir, Tunus) oluşturduğu bu komünite Fransa’nın İslamiyet mozaiğini güçlü bir şekilde temsil etmektedir. Zaman zaman İslamofobik sesler ülkede yükselmiş olsa da Fransız halkı bu gerçekle yaşamayı öğrenmiştir.
Her ne kadar yoğun bir Müslüman nüfusu ülkede barınsa da, siyasi temsil konusunda net bir adalet söz konusu değildir. Fransa’nın "Laïcité" (Laiklik) ilkesinin zaman zaman katı ve dışlayıcı bir yorumla uygulanması, Müslüman komünitesi ile devlet arasında gerginlik oluşturmaktadır. Özellikle 2004 yılı itibariyle yürürlükte olan kamu okullarındaki başörtüsü yasağı, Müslüman kadınların giyim tercihlerinin birer siyasi sembole dönüştürülmesine ve kamusal alandaki görünürluklerinin sorgulanmasına neden olmaktadır. Bu durum, Müslüman nüfusun kendini "cumhuriyetin eşit vatandaşları" olarak değil, sürekli bir "öteki" olarak hissetmesine yol açan bir sorun oluşturmaktadır.
Bununla birlikte, banliyölerin siyaseten ele alınış biçimi de genellikle sosyal kalkınmadan ziyade "güvenlik" eksenli bir söyleme hapsedildiğini görmekteyiz. Seçim dönemlerinde aşırı sağ siyasetçilerin güvenlikçi söylevleri, bu mahalleleri potansiyel bir tehdit alanı olarak kodlarken; banliyö gençliği, yaşadıkları sistemik ayrımcılığa ve polis şiddetine karşı tepkilerini zaman zaman sokak hareketleriyle dile getirmektedir. Yerel yönetimlerde (Belediye meclislerinde) Müslüman kökenli siyasetçilerin sayısı artış gösterse de, Ulusal Meclis'teki temsil oranının nüfusla orantısız kalması, bu kitlelerin taleplerinin karar verici mekanizmalara ulaşmasını zorlaştıran bir bariyer olarak varlığını korumaktadır.
Paris’teki Müslüman varlığının günlük hayata yansıması, şehrin sadece kültürel dokusunda değil, sosyo-ekonomik yapısında da belirgin biçimde hissedilir. Örneğin Saint-Denis, La Courneuve ve Aubervilliers gibi banliyölerde Ramazan ayında sokakların ışıklandırılması, mahalle fırınlarında gecenin ilerleyen saatlerine kadar sıcak ekmek ve çörek satılması, bu kültürün şehirle nasıl bütünleştiğine dair somut göstergelerdir. Dahası, Paris’in gastronomi sahnesi de bu etkiden nasibini almış; Kuzey Afrika mutfağının en seçkin örneklerini sunan restoranlar, sadece Müslüman topluluğun değil, farklı kimliklerden Parislilerin de vazgeçilmez adresleri hâline gelmiştir. Bu durum, Müslüman kültürünün şehrin yaşam ritmini zenginleştiren bir unsur olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Paris Büyük Camii; Paris’te vahanın ortasında yetişen bir çiçek gibi yükselen İslam kültürünün en güzel örneği devlet tarafından 1926 yılında yapılan Paris Büyük Camii’dir. I. Dünya Savaşı'nda Fransa saflarında mücadele eden 70.000’lere kadar ulaşan Müslüman askerlere duyulan minnetin somut bir nişanesi olarak yükselen bu yapı, aynı zamanda Endülüs-Fas mimarisinin zarafetini taşımaktadır. Minaresindeki turkuaz renkli çinileri, ince işçilikli sedir ağacı oymaları ve geometrik desenlerle bezeli avlusu, ziyaretçilerine Mağrib rüzgârlarını hissettirirken; içerisindeki huzur dolu bahçesiyle şehrin gri karmaşasından uzak, dingin bir sığınak sunar. Paris Camii sadece bir ibadethane olmanın da ötesinde şehirde yaşayan Müslümanlar için şehrin kalbi niteliğinde bir kavşak noktası olma vazifesini görmektedir.

Les Ottomans à Paris! (Osmanlılar Paris’te!); Osmanlı’nın Paris ile ilk ve en önemli irtibatı ise Osmanlı’nın yurtdışına gönderdiği ilk devamlı büyükelçi olan Yirmisekiz Mehmet Çelebi’nin elçilik vazifesi için Paris’e gitmesiyle başlamıştır. Kendisinin Paris vazifesi esnasında kaleme aldığı Fransa Sefaretnamesi Osmanlı Dönemi’nin diplomasi alanında en önemli kaynaklarından biri olarak gösterilmektedir. Yaklaşık 2 ay kadar süren bu vazife esnasında Fransız halkıyla Osmanlı arasında karşılıklı bir kültür etkileşimi olmuş, iki tarafta birbirinden kültürel çok etkilenmiştir. Nitekim vazifenin Ramazan ayına tekabül etmesinden ötürü oruç, iftar, teravih gibi Ramazan ayı ibadetlerinden çok etkilenen Paris halkı, heyetten bu ritüelleri gerçekleştirdikleri esnada seyretmek için özel izin istemişlerdir. Ayrıca Osmanlı giyim tarzı şehri çok etkilemiş, sonraki yıllarda Turquerie diye adlandırılan moda akımı başta Paris olmak üzere Batı Avrupa’da ün kazanmıştır.

Karşılıklı etkileşimin Osmanlı tarafında ise Yirmisekiz Mehmet Çelebi gezisi esnasında Paris’in saraylarının, bahçe düzenlerinin ihtişamı karşısında hayranlığını gizleyememiş, heyetindekilere dönerek “Dünya müminin zindanı, kafirin ise cennetidir” hadis-i şerifini yad etmiştir. Bu hayranlığın bir sonucu olarak döndükten sonra gözlemleri sonucu günümüzde İstanbul Kağıthane’de bulunan Sadabad Sarayı’nın bahçe düzeni, su kanalları, köşk yapıları ve eğlence alanlarının tasarımında etkili olmuştur.
Son olarak; Paris, barındırdığı kültür mozaiği, tarihi ve farklı renkleriyle başlı başına sosyolojik bir inceleme örneğidir. Bu denli farklı kültürlerin bir arada yaşama alışkanlığı elbette beraberinde uyuşmazlığı da getirmektedir. Ancak her türlü uyuşmazlığa ve kaosa rağmen bu kozmopolit ve kaotik şehir bu özellikleriyle kendine özgü bir kimlik kazanmıştır. Eyfel’in, kruvasanın, romantizmin ötesinde; alışık olmadığımız sosyolojik çeşitliliğiyle popüler kültürden bağımsız incelenmesi gereken bir hazine barındırmaktadır.


