Kudüs
Tabiin ya da Muhadram olan insanların yüreğinde bir acı vardır. Nebiyyi Muhteremin gözlerine bakıp da Muhammedu-r’Rasulullah diyememişler, O’nun (sav) hasretini ashabını dinleyerek gidermeye çalışmışlardır.
Unknown Author
Konuk Yazar

Tabiin ya da Muhadram olan insanların yüreğinde bir acı vardır. Nebiyyi Muhteremin gözlerine bakıp da Muhammedu-r’Rasulullah diyememişler, O’nun (sav) hasretini ashabını dinleyerek gidermeye çalışmışlardır. Bize gelince, bizler onlardan çok uzağa düştük. Nebiyyi Zi-şan’ın hasretini nasıl giderelim derken, O’nun ve ashabının boykotlara, hakaretlere, işkencelere maruz kaldığı Mekke’ye gittik ama Son Peygamberden tek hatıranın Kâbe-i Muazzama olduğunu gördük. Medine’ye gittiğimizde ise şehrin içinde O’na dair çok az şeyle karşılaştık. Mescid-i Nebi ziyaretleri yaptık, yeşil dokunmuş halılar, ziynetlenmiş sütunlar, onun isminin yazıldığı avizeler ve yeşil kubbe ile avunduk. Ama hiçbiri O’nun devrinin taşı toprağı değildi. Biz de Hira’ya ve Sevr’e çıktık. Belki, o mağaranın önünde yuva yapan güvercinlerin, ağı ile Son Peygamberi korumuş olan örümceğin benzerlerini görürüz diye. Oradaki taşlara elimizi, yüzümüzü sürdük. Belki o taşa Rasul de değmiş diye. Gözlerimizi kapatıp o devri anlatan hoca efendileri dinledik. Dinledik ve o anlatılanlar arasında kaybolup gittik. Oradan geri gelmek istemedik. Rasul-ü Ekrem ile birlikte o günü ve bugünü bize yaşatacak ve bizi kendimize getirecek olan bir durak daha vardı. Son Elçi, ashabını o durağa yönlendirmiş, ashabı da onu dinlemiş ve o beldeyi emanlarına alarak sonraki nesillere emanet etmişlerdi. Rasul, orası için “oraya gidin” buyurmuştu. “Şayet gidemezseniz kandilleri ışıksız, nursuz kalmasın, dünyanın karanlığı, zulmü oraya çökmesin diye zeytin yağı gönderin” tembihinde bulunmuştu. Mekke gibi, Medine gibi Kur’an’da zikredilen o belde... Beytü’l Makdis denilen, o beldeye bizim de gitmemiz gerekiyordu. Zira orada Kutlu Nebiyye ve ümmetine “ayetler” gösterilecekti. O ayetleri biz de görmeliydik. Bizi sarsacak, titretecek ve kendimize getirecek olan şey, belki de o ayetlerdi. Allah’ın “etrafını mübarek kıldığımız” diye nitelendirdiği Aksa’ya doğru yürüdük. Yürürken karanlık çöktü. Rasul de Mekke’de iken, karanlığın en koyu olduğu zaman diliminde gitmişti Kudüs’e. Allah onun da “esra bi abdihi” diyerek, karanlıkta yürüdüğünü bize haber vermişti. Bu bilgi biraz olsun yüreğimize su serpmişti.
Zira her gecenin bir sabahı vardı ve İlahi kelamda da buyrulduğu gibi “sabah çok yakındı”. Karanlık bizi korkutsa da, yorsa da, elimizden bir şey gelmeyecek kadar aciz bıraksa da, karanlığın hiçbir zerresi umudumuza dokunamazdı. Yapmamız gereken şey sadece yürümekti. Aynı “esra” da söylendiği gibi. Çünkü Kudüs yolu, Rasulün “kardeşlerim” dediği bizler için Mekke’nin sokak lambaları olmayan karanlık geceleri gibiydi. Ashab da Kudüs’e girmeden sadece 5 yıl önce, en sevdikleri, “anam babam sana feda olsun” dedikleri insanı, Muhammed Mustafa’yı kaybetmişlerdi. Onlar da Kudüs’e o gönül kırıklığı ve hüznüyle yürümüştü. Onlar Rasulü yitirirken bizler de Rasulün “kardeşlerim” dediği, gençleri, kadınları, çocukları, beli bükük ihtiyarları, anasının sütüne hasret bebekleri yitirdik. Kudüs bugün bizim gönderdiğimiz kandillerle aydınlanmıyor artık. Kudüs, Kudüs’ü sevmeyenlerin, Kudüs’e ihanet edenlerin, Kudüs’e düşman olanların ateş yumağı silahlarının kıvılcımlarıyla aydınlanıyor.
Kudüs halkı, sabah olmasını beklerken, atılan bombaların, acı içinde çığlık atanların sesiyle geceyi uyanık geçiriyor. Rasul’ün Kudüs’e gidişindeki gecenin en koyu anında olduğu gibi, Mekke’deki müminlerin işkencelerle şehit edildiği gibi bugün yine bir gece vakti, insan olduğumuzu hatırlatacak olan Peygamber aşıkları kahramanlar uyuyamıyorlar. Ammar’ın, Yâsir’in, Sümeyye’nin, Hamza’nın yolundan yürüyerek “Allah’ın ayetlerine şahit” oluyorlar.