Menü
Giriş YapBültene Abone Ol

İnsanın En Uzak Gurbeti: Kendisi

“Gurbet” Arapçadan dilimize geçmiş, "ayrı ve uzak olma, yabancılık" anlamında kullanılan bir kelimedir. Tarih boyunca gurbet; hem mekânsal bir ayrılığı, hem duygusal bir kopuşu ifade eder.

U

Unknown Author

Konuk Yazar

5 dk okuma
İnsanın En Uzak Gurbeti: Kendisi

“Gurbet” Arapçadan dilimize geçmiş, “ayrı ve uzak olma, yabancılık” anlamında kullanılan bir kelimedir. Tarih boyunca gurbet; hem mekânsal bir ayrılığı, hem duygusal bir kopuşu, hem de yabancılaşmayı ifade etmek için eserlerde yer almıştır. Gurbet ve hasret üzerine nice şiirler yazılmış, nice ağıtlar yakılmıştır. Nice şairler bu kelimeyle dertlenmiş, nice ozanlar hasreti bununla dillendirmiştir. Kimi sevdiğine duyduğu derin özlemi, kimi vatanından ayrı düşmeyi, kimi ise yalnızlığın dile dökülmüş hâlini gurbet üzerinden işlemiştir.

Gurbet bir anlamda uzakta olmayı, ayrı düşmeyi ifade ettiği gibi yabancılaşmayı ve uzaklaşmayı da çağrıştırır. İnsanın kendi hakikatinden sürgünüdür gurbet; en derin ve paylaşılacak duyguların tek başına sırtlanması ve yalnızlığın bir yansımasıdır.

Bazen kendimizden de uzaklaşırız. Gurbetlerin ötesinde bir de insanın kendine gurbet olma hâli vardır. Coğrafi uzaklıkların ötesinde gurbet, kişinin kendine yabancılaşmasıdır. Modernite ve post-modernite ile birlikte bireyin içsel vermesi gereken cevapları ve anlamları dışsal mekânda araması bu hâli ortaya çıkarmaktadır. İçe dönük anlamların anlamsızlaştığı, değer boşluğunun yaşandığı bir dünyada; bireyin içsel huzur ve tatminini maddi unsurlarla karşılama arzusu beyhude bir çaba olduğu gibi insana yeterli gelmemektedir. Bunun sonucu olarak kişi kendi benliğinde bir gurbet yaşamaktadır. Tasavvufta ve İslam literatüründe nefsine mağlup olan insan betimlenirken, kendi hakikatinden uzaklaşan bir nesneye dönüştüğü, özünü ve aslını unuttuğu ifade edilir. “Kendi gönlünü bilmeyen, bin şehir dolaşsa da gurbettedir.” sözü de bu yabancılaşmanın, gurbet hâlinin yalnızca mekânsal değil, içsel bir anlam taşıdığının veciz bir ifadesidir.

Modernitenin bireye yüklediği yalnızlık, toplumsal alana taşındığında karşımıza kültürel boşluk ve çölleşme çıkar. Kendi mirasına, tarihine, örf ve ananelerine yabancılaşan birey, toplumsal alandan soyutlanarak izole olur. Kültürlerin bireylere yüklediği anlamların ve değerlerin alaşağı edilmesi, bir kültürel erozyona sebebiyet vermekle birlikte kalabalıkların ortasında bile insanların yalnızlık hissini derinleştirir. Durkheim’in “anomi” kavramı ile ifade ettiği toplum-birey arasındaki bağların kopması; bireyi amaçsız ve köksüz hâle getirdiği gibi ilişkilerini kalıcı değil, geçici; yakınlıklarını derin değil, yüzeysel kılar. Modern insan, sürekli hareket hâlinde olan ama hiçbir yere kök salamayan bir yolcu gibidir. Her yere yabancı, her kalabalıkta birer gurbetçi… Kendine ve aidiyet duyduğu köklere bağını yitiren birey, kalabalıklar içinde yalnızlığa sürüklenir. Bunun nihai sonucu olarak toplumsal aidiyet krizi, kültürel çölleşmeye ve değerler boşluğuna yol açar.

İnsan kendiyle barışık değilse, kendine yabancılaşmış; kimliğinden ve kişiliğinden uzaklaşmışsa artık kendine yabancıdır. Modern çağda insanın yaşadığı kimlik bunalımı, hem kendinden hem de toplumundan uzaklaşma eğilimi gösterir. Bu da bireyi kendi bağlamından kopararak yalnızlığa iter. Bir anlamıyla insan, kendine yabancılaşmış bir gurbet iklimi yaşamaktadır. Yaşadığı bunalımların ardından başkalaşır ve yabancılaşır. Kendine ait hissetmediği bir ortamda mekânsal ve anlamsal kriz baş gösterir.

Son söz olarak: Asıl gurbet, insanın kendine ve kimliğine bigâne olmasıdır. Gurbet yalnızca mekânların uzaklığı değil, insanın içsel vatanından kopuşudur. Kendini, mazisini ve köklerini bilen insan için gidilen her yer gurbet değil; bir kavuşmadır. Yurdunu ve yerini bilmeyen için her yer gurbet; kendini bilene ise bastığı her adım sıladır.

Yorumlar

Yorum Yap

Yükleniyor...

İLGİLİ YAZILAR