Menü
Giriş YapBültene Abone Ol

İnsan ve Yer Yüzündeki Mesuliyeti Üzerine

İnsana mutluluk veren şey, sorumluluk üstlenmektir. İnsan, yeryüzüne gelirken Allah’a biri itikadi, diğeri ameli olmak üzere iki söz vermiş ve bu iki boyutta sorumluluk üstlenmiştir.

U

Unknown Author

Konuk Yazar

5 dk okuma
İnsan ve Yer Yüzündeki Mesuliyeti Üzerine

İnsana mutluluk veren şey, sorumluluk üstlenmektir. İnsan, yeryüzüne gelirken Allah’a biri itikadi, diğeri ameli olmak üzere iki söz vermiş ve bu iki boyutta sorumluluk üstlenmiştir. İtikadi sorumluluk, üstün bir varlığın mevcudiyetine iman etmek ve onun yaratıcı olması hasebiyle, uygun gördüğü şekilde yaşamanın idrakinde olmak demektir. Ameli sorumluluk ise, tüm varlığı emanet olarak görmek ve emin olabilmektir. Yani iman ve emanet sahibi olmaktır. Dolayısıyla bir boyut mümin olmayı gerektirirken, diğeri emanettâr olmayı gerektirir. Biri şahit ve müşahit olmayı, diğeri ise emanete riayet etmeyi gerektirir.

İnsan Elest Bezminde bu iki sorumluluğu üstlendiği an, insaniyet seviyesinin en üst mertebesine ulaşmıştır. Zira insan burada şahit olmanın, müşahit olmanın ne olduğunun idrakine varmıştır. Bu ilk şehadette insana iki temel hareket noktası doğmuştur: Ona şehadet eden yüce Allah’ın nazarında kabil-i teveccüh bir varlık olmak ve O’nun tüm güzel sıfatlarına şahit olmak. Böylece insan, Elest Bezminde O’na muhatap olarak en iyi hâli yakalamıştır. Bu dünyada da o “en iyi hâli” yaşayabilmesi için fıtrat denilen -tabiri caizse- bir yazılımla donatılmıştır. Bu fıtrî yazılım, insanda kendisine şahit olanın sevgisini kazanma ve ona daima şahit olma hasletini barındırır. İfade edildiği üzere bu haslet insanda fıtrîdir; yani ister istesin, ister istemesin, farkında olsun ya da olmasın, onda daima vardır. İnsanın imtihanı da tam bu noktada başlar.

Zira bu şahit ve müşahit olma isteği insanda kaybolmaz; daima tezahür etmeye devam eder. Ancak bunun nasıl tezahür edeceği, insanın ufku ve tefekkür yeteneğine bağlıdır. Kimileri bunu cansız putlara, kimileri tasvirlere, kimileri de şahıslara indirgemiştir. Din ise tam bu noktada devreye girer. Zira din, bizatihi insana ufuk kazandırmak için gelir; onu, şahit ve meşhut olmaya çalıştığı dünyevî olgulardan alarak, “Şahidi A’lâ” olan yüce Allah’a yöneltmek için gelir.

Din, insanı sathî düzeydeki şahitlik ve meşhutluktan, Elest Bezminde en yüksek mertebede yaşadığı şahidiyet ve meşhudiyete ulaştırmak üzere gelmiştir. İnsanın, o hâli korumasını sağlamak için gelmiştir. Zira basit bir beşer olmanın ötesinde, insanı insan kılan ve ona insaniyet vasfı kazandıran şey, o Elest Bezmidir; üstlendiği o sorumluluktur. Dolayısıyla insan, o “en iyi hâli” korudukça insaniyetini de korur. Ancak o şehadet hâli üzerinde olduğu sürece, bu dünyadaki mesuliyetlerini yerine getirmiş olur. Başka bir ifadeyle, bizim bu dünyadaki yolculuğumuz, bu şahit ve müşahitlik makamını koruyup koruyamamamıza bağlıdır. Bizler şahitliğimizi başkasına yönelttikçe, “Şahidi A’lâ”dan uzaklaşırız. Şahidi A’lâ’dan uzaklaştıkça, ona müşahit olmaktan da uzaklaşırız. Uzaklaştıkça ise o şahitliği yeniden kazanmak zorlaşır. Bu zorluk, insanı daha kolay alternatiflere yöneltir. Bu alternatifler ya insanı Şahidi A’lâ’ya yükseltir, ya hareketsiz bırakır, ya da daha düşük seviyedeki şahitlik ve müşahitliğe yöneltir.

İnsanın fıtratında şahit olma ve olunma hasleti zorunlu olarak bulunduğundan, insan Şahidi A’lâ’ya şahit olamadığında, başkalarına şahit olmayı ve başkaları nezdinde meşhut olmayı gaye edinir. Ve Şahidi A’lâ ile olan bu karşılıklı şehadetin yerini daha düşük varlıklara verdikçe, insanın değeri de düşer. Şahitlik makamı düştükçe insaniyeti düşer, ufku daralır, aklı sığlaşır. İnsan, Allah dışında kendisine “Şahidi A’lâ” olarak gördüğü varlık düzeyinde iyi ya da kötüdür. İnsanın eylemleri de, kendisine şahit gördüğü şey ölçüsünde değer kazanır ve tezahür eder. Buna göre, ya daimî bir mertebe yükselişine ya da dereke düşüşüne tabi olur.

Yorumlar

Yorum Yap

Yükleniyor...

İLGİLİ YAZILAR