Gurbet: Ayrılığın ve Özlemin Sessiz Çığlığı
Hayatın insana sunduğu en derin imtihanlardan biridir gurbet. Sadece coğrafi uzaklıklarla açıklanamayacak, yalnızca yollarla ölçülemeyecek kadar derin bir haldir.
Unknown Author
Konuk Yazar

Hayatın insana sunduğu en derin imtihanlardan biridir gurbet. Sadece coğrafi uzaklıklarla açıklanamayacak, yalnızca yollarla ölçülemeyecek kadar derin bir haldir. Bazen bir sükût, bazen içten içe büyüyen bir özlem, bazen de adını koyamadığımız bir eksikliktir. Gurbet, ayrılığın adıdır; ama sadece fiziksel değil, gönülden bir ayrılıktır esasen. Özlemek ise bu ayrılığın en yakıcı yansımasıdır. Çünkü özlemek, hâlâ hatırladığımızı, henüz unutmadığımızı gösterir. Ne var ki, bir gün unutabilme ihtimali dahi başlı başına bir keder sebebidir. Bir mecburiyetin, bir zaruretin öteki adıdır gurbet; umutla çaresizliğin iç içe geçtiği, bekleyişin sabırla harmanlandığı bir zaman aralığıdır. Kalbin, bulunduğu yerle değil, kaldığı yerde attığı bir haldir ve insan bilir ki bazı anlar zamanla silinir ama “o bir an” vardır ki, hiç çıkmaz akıldan. Gurbet sadece uzaklara düşmek değildir; bazen kendine bile yabancılaşmaktır. Ne zaman döneceğini bilmediğin bir yolda, hem kendini hem sevdiklerini her adımda yeniden aramaktır. Belki de bu yüzden en çok gurbet yaralar insanı; çünkü hem kalmaya hem gitmeye mecbur bırakır.
“Gurbet” kelimesi Arapçadan dilimize geçmiş, temelinde “uzaklık, ayrılık, yabancılık” anlamlarını taşır. Fakat zamanla yalnızca fiziksel bir ayrılığı değil, ruhsal bir kopuşu, aidiyetsizlik duygusunu ve varoluşsal bir boşluğu da içine almıştır. Bu yüzden gurbeti anlamak için yalnızca yolculuklara, göçlere ya da sürgünlere bakmak yeterli değildir; insanın iç dünyasında açtığı izlere de eğilmek gerekir. Bir yönüyle gurbet, kaderin insana sunduğu kaçınılmaz bir yazgıdır. İnsan doğduğu yerden, ailesinden, sevdiklerinden kopar ve uzak diyarlara savrulur. Ama başka bir yönüyle gurbet, modern çağın insanın içine yerleştirdiği derin bir yabancılaşmadır. Kendi evinde, kendi şehrinde, hatta kendi kalbinde bile yabancılaşmak mümkündür. Bu yüzden gurbet yalnızca kilometrelerle ölçülen bir mesafe değil; ruhun kendi içindeki yolculuğudur.
İnsanlık tarihi, göçlerin, sürgünlerin ve ayrılıkların tarihidir aslında. Savaşlar, kıtlıklar, siyasal baskılar ya da ekonomik ihtiyaçlar insanları doğup büyüdükleri topraklardan koparmış, bilinmez diyarlara savurmuştur. Bu göçlerin her birinde bireysel hikâyelerin ardında devasa bir gurbet hikâyesi yatar. Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden Türk boylarını düşünelim. Sadece yeni yurtlar bulma arzusu değil, arkada bırakılan toprakların özlemi de bu yolculukların bir parçasıydı. Ya da yakın tarihte, 1960’lı yıllarda işçi olarak Avrupa’ya giden Anadolu insanını hatırlayalım. Almanya’nın fabrikalarında alın teri döken işçilerin cebinde memleket hasreti, kalbinde “dönüş” umudu vardı. Bir yanda daha iyi bir hayat arayışı, diğer yanda köyünden, annesinden, çocuklarından uzak kalmanın acısı. İşte bu ikilik, gurbetin en keskin tarifidir. Gurbet, sadece bireysel değil, kolektif bir hafızadır da. Göç edenlerin geride bıraktıkları türkülere, şiirlere, mektuplara bakıldığında bu hafıza bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar. “Sılaya özlem” olarak söylenen her türkü, aslında gurbetin toplumsal bir duygudaşlıkla yaşandığını gösterir.
Gurbetin en ağır yükü, psikolojik boyutunda gizlidir. İnsan sevdiğinden, alıştığı mekândan ve tanıdık yüzlerden uzaklaştığında yalnızca dış dünyadan değil, kendi içinden de kopar. Çünkü hatıralar, alışkanlıklar, anılar; hepsi insanın kimliğinin bir parçasıdır. Psikoloji, bu noktada “aidiyet duygusundan söz eder. İnsan, kendisini ait hissettiği bir mekâna, bir topluluğa, bir aileye ihtiyaç duyar. Gurbet işte tam da bu aidiyet duygusunu sarsar. Kişi, kendini bir yere ait hissedemez, sürekli arayış içinde olur. Bir yanda geçmişe dönük özlem, diğer yanda geleceğe dair belirsizlik. Bu ikilem insanın ruhunda derin bir boşluk açar. Özlem, aslında sağlıklı bir duygudur.