Estetik ve Güzellik Arayışı Üzerine
Estetik ve güzellik arayışı, tarih boyunca medeniyet formlarının ulaşmak istediği ideale yönelik sanatsal eylemlerin bir tezahürü olmuştur.
Unknown Author
Konuk Yazar

Estetik ve güzellik arayışı, tarih boyunca medeniyet formlarının ulaşmak istediği ideale yönelik sanatsal eylemlerin bir tezahürü olmuştur. Bu güzellik arayışı bazen bir yapıda, bazen bir insanda, bazen ise bir sanat eserinde biçimlenmiştir. Kültürlerin ve medeniyetlerin birer izdüşümü olan sanat, hayatın her alanında bir estetik anlayış üzerine kurgulanmıştır. İnsanoğlunun yerleşik yaşama geçmesiyle birlikte varlık kazanan sanat, estetik kaygıyı da beraberinde getirmiştir. Güzellik duygusu uyandıran nesneler, göze hoş gelen birer estetik değere dönüşmüştür.
“Güzel” olan ya da “çirkin” olanı belirleyen şey, yani estetik algısı, kişi açısından öznellik taşıdığı gibi kültürler açısından da subjektif bir değer ifade eder. “Güzel” olanı belirleyen unsur, aslında toplumun dinî, sosyal ve sanatsal değerleridir. Toplum ve kültür yapısındaki en önemli oluşumlardan birini de içerisindeki bireylerin estetik anlayışı oluşturur. Bireyler bir taraftan içinde yaşadıkları toplumun ve çevrenin estetik değerlerine göre şekillenirken, diğer taraftan farklı kültürlerdeki güzellik, çirkinlik, estetik ve mimari anlayış farklılıklarıyla da kimliğini oluşturur; bu yönüyle diğer medeniyetlerden ayrılır.
Örneğin Batı medeniyeti, estetiğin merkezine insanı alırken; İslam medeniyeti yaratıcıyı ve tevhidi esas almıştır. Batı’daki estetik ve güzellik kaygısı insan figürleriyle doğa–insan ilişkisine odaklanırken, İslam medeniyetinde estetik yalnızca görsel bir haz değil, aynı zamanda manevi tatmin ve arayışın bir yansıması olmuştur. Osmanlı camilerinde görülen kubbe formlarındaki estetik ahenk, ilahi bütünlüğü ve sonsuzluğu çağrıştırırken; çeşitli hat, tezhip ve çini süslemeleri ise yaratıcı ile yaratılan arasındaki bağı hatırlatır ve güzellik ile maneviyat arasında derin bir uyum sağlar. İslam medeniyetindeki sanat anlayışının Batılı sanat ekollerinden temel farkı da burada ortaya çıkar: estetik ile maneviyatın iç içe geçmesi ve İslam’ın tevhid anlayışının sanat eserlerine yansıması.
Türk ve İslam mimarisinde bugüne kadar ulaşmış olan tarihî eserlerin pek çoğu, salt bir yapı olmanın ötesinde, sosyal işlev yönünden çok yönlü kullanılabilen alanlar olarak inşa edilmiştir. Bu anlamda, örneğin Selimiye veya Süleymaniye camilerini yalnızca birer ibadethane olarak görmek doğru değildir. Cami, külliye sistemiyle inşa edilmiş; medrese, hamam, kütüphane ve hastane gibi sosyal tesisleri bünyesinde barındıran, toplumsal, ticari ve kültürel etkileşimin sağlandığı çok yönlü mekânlar olmuştur. Mimari tasarımda görsel güzelliğin yanında, mekânın ruhsal etkisi ve işlevselliği de ön planda tutulmuştur. Selçuklu’nun medreseleri veya Osmanlı’nın camileri, yalnızca birer yapı ya da mekân değil; tarihe bırakılmış birer hazine ve medeniyetin kültürel yansımalarının somut örnekleridir. Her bir eser, o toplumun yaşayan görsel değerlerini ve hafızasını oluşturur.
Mimari tasarımda estetik, sadece göze hitap eden bir unsur değil; insanın ruhuna ve hissiyatına dokunan bir değerdir. Mekânın ferahlığı, ışığın kullanımı, orantı ve simetri gibi unsurlar, mimarideki estetik bütünlüğü belirleyen temel ögelerdir. Günümüze geldiğimizde ise kentleşme, sanayileşme ve köyden kente göçün etkisiyle estetik kaygı çoğu zaman geri plana itilmiş, şehirlerin ruhunu dönüştürmüştür. Güzellik, uyum ve estetik yerini fayda, hız ve maliyet anlayışına bırakmıştır. Modern hayatın karmaşası ve düzensizliği, yaşadığımız şehirlerde de kendini göstermiştir. Bugün mekânlar, çoğu zaman estetik bir kaygıdan ziyade yalnızca barınma amacıyla inşa edilmekte; insanların ömürlerinin büyük bir bölümünü geçirdiği alanlar, ruhsuz, estetikten uzak ve soğuk beton kütlelerine dönüşmektedir. Artık estetik ve güzellik kaygısı geri plana itilmiştir.
Oturduğumuz evlerden gittiğimiz kafe ve alışveriş merkezlerine kadar pek çok yer, insanda mekânsal bir huzur duygusu uyandırmamakta; estetikten uzak bu dev beton yapılar arasında sıkışan hayatlar, bireyin özel alanına ve ruh dünyasına müdahale etmektedir. Oysa insanın yaşadığı çevre, onun ruhsal bütünlüğünü doğrudan etkileyen bir unsurdur. Estetikten yoksun, kimliksiz şehirler, insanın doğadan, maneviyattan ve kendisinden kopuşunu hızlandırır.