Bir Ülke İki Politika: ABD’deki İsrail Lobisi Gerçeği
ABD tarihi boyunca özellikle 1950’lerden sonra seçilme olasılığı olan hiçbir başkan adayı hiçbir zaman İsrail-Filistin çatışması konusunda İsrail aleyhinde söylemde bulunmamıştır.
Unknown Author
Konuk Yazar

ABD tarihi boyunca özellikle 1950’lerden sonra seçilme olasılığı olan hiçbir başkan adayı hiçbir zaman İsrail-Filistin çatışması konusunda İsrail aleyhinde söylemde bulunmamıştır, bulunmaz da. Bunun ana nedeni Amerika'daki İsrail lobisidir. Bu lobi o kadar güçlüdür ki ABD’deki başkan adayları lobinin tokadından korktukları için asla adaylığı süresi boyunca İsrail'in izlediği politikaları eleştiremezler. Öyle ki, başkan adayları daha kampanya aşamasındayken bu lobiyle uyumlu bir pozisyon almak zorunda hissederler; aksi takdirde ya medya desteğinden mahrum kalırlar ya da kampanyalarına yapılan finansal bağışlar kesilir.
İsrail lobisinin sahip olduğu bu nüfuz, yalnızca seçim kampanyalarıyla sınırlı değildir. Kongre kararlarından dış yardım politikalarına, Birleşmiş Milletler oylamalarından silah satışlarına kadar uzanan geniş bir etki alanı söz konusudur. ABD’deki İsrail lobisi denilince akla ilk gelen kuruluş ABD’deki en güçlü ve en etkili lobi oluşumlarından olan AIPAC (Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi)’dir. AIPAC’ın ana amacının ABD’deki seçimlere doğrudan müdahale etmektir diyebiliriz. Şöyle ki, İsrail karşıtı bir başkan adayı olur da adaylık girişiminde bulunursa AIPAC milyonlarca dolar fon akıtarak adaylığın önüne geçmektedir. AIPAC başta olmak üzere onlarca kurum ve düşünce kuruluşu, Washington’da İsrail politikalarını meşrulaştırmak ve eleştirileri bastırmak için koordineli bir şekilde çalışır. Bu durum, ABD’nin dış politikasında "İsrail'e koşulsuz destek" ilkesinin neredeyse dokunulmaz hale gelmesine neden olmuştur.
Başkan adaylarının bu lobiden çekinmelerinin bir diğer nedeni ise, medyada yaratılabilecek olumsuz algıdır. İsrail’i eleştiren siyasetçiler çoğu zaman ya "antisemitik" ya da "ulusal güvenliğe karşı sorumsuz" olarak yaftalanmakta, bu da kariyerleri açısından ciddi sonuçlar doğurabilmektedir. 2008 sonrası dönemde bazı Demokrat siyasetçilerin İsrail’e yönelik daha eleştirel pozisyonlar alması, bu tabu alanın kırılabileceğine dair umutları yeşertmiş olsa da, halen Beyaz Saray’a aday olan isimler için İsrail politikalarını doğrudan eleştirmek büyük bir siyasi risk olarak görülmektedir.
İlginç olan, bu denli güçlü bir lobi faaliyetinin Amerikan halkının tüm kesimleri tarafından sorgulanmıyor oluşudur. Bu noktada lobi, kamuoyunu yönlendirme konusunda da oldukça başarılıdır. Medya, akademi ve kültür endüstrisi içinde yer alan bazı yapılar, İsrail lehine bir anlatıyı güçlendirirken, Filistin meselesini ikincil bir insan hakları sorunu olarak gölgede bırakmaktadır. Dolayısıyla mesele sadece politikacılara değil, daha geniş bir sistemsel yapıya ilişkindir.